Ahmet Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Dacia Sandero, yollarımızda binlerce defa gördüğümüz, o sade ve iddiasız silüetiyle hepimize tanıdık gelen, garip bir şekilde hayatımızın merkezine kurulmuş o pratik otomobil... Sabahları işe yetişirken kapısını açtığınız, akşam yorgun argın eve dönerken direksiyonuna sarıldığınız bu metal parçasının da ruhu var tabii ki; zaman zaman homurdanıyor, kimi gün yoruluyor, bazen de hiç beklemediğiniz bir anda küçük kaprislerle karşınıza çıkıveriyor, hani insan anlıyor aslında...
Direksiyon simidini çevirirken gelen o hafif uğultu veya ön takımdan yola çıktığınız an duyulan tok sesler, uzun soluklu yolculukların yorgunluğunu fısıldıyor adeta, rotiller ve salıncak burçları bu modelin adeta kronik birer nazı haline gelmiş durumda, sanki bozuk yolları özellikle seçiyormuşuz gibi bir alınganlık... Belki de süspansiyon sisteminin bizim coğrafyanın derin çukurlarına bir türlü alışamaması, zamanla o metalik seslerin kabinin içine kadar sızmasına neden oluyor, ne dersiniz, biraz sabır mı gerek yoksa parça değişimine hızlıca teslim olmak mı...
Elektrik aksamındaki o ufak tefek nazlanmalar, özellikle multimedya ekranının kararsız anları veya merkezi kilidin sabahları sizi tanımamazlıktan gelmesi, modern çağın arabalarında kaçınılmaz birer detay gibi duruyor, insan bazen nerede o eski mekanik sadelik diye iç çekmeden edemiyor... Hani far anahtarının temassızlık yapıp sizi karanlıkta bırakması ya da cam ısıtıcısının bir türlü buğuyu çözememesi var ya, işte tam o anlarda araba adeta sizinle inatlaşıyor, sanki "bugün de böyle idare et" der gibi bir hali oluyor...
Motor kaputunun altındaki o mütevazi üniteler aslında hayatın koşturmacasına ayak uydurmak için var gücüyle çalışıyor, lakin bazen enjektörlerden gelen o tiz ses ya da turbo basıncındaki ani dalgalanmalar adamın aklına karpuz kabuğu düşürmüyor değil... Yağ eksiltme meselesine gelince, o zaten bu motorların neredeyse fıtratında var olan, her uzun yol öncesi kaputu açıp dipçik gibi yağ çubuğunu kontrol etmenizi gerektiren o eski usul alışkanlıkların tatlı birer hatırası...
Vites geçişlerindeki o kemikli yapı, özellikle soğuk kış sabahlarında birinci vitese geçmemek için direnmesi, sürücüyle otomobil arasında geçen sessiz bir pazarlığın en somut kanıtı sanki... Debriyaj pedalının yukarıda kavramaya başlamasıyla birlikte gelen o hafif titreme hissi, balatanın "ben artık yoruldum" demesinin en kibar yolu belki de, neyse ki yedek parça dünyası bu derviş ruhlu arabaya karşı oldukça cömert ve şefkatli davranıyor.
Şehir içi yoğun trafikte dur-kalk yaparken fren pedalından gelen o gıcık sesler ya da balataların erken bitme eğilimi, bu hafif siklet hatchback modelinin asfaltsız hayata pek de hazır olmadığını fısıldıyor kulağımıza, yine de tüm bu ufak tefek kusurlar onun o samimi karakterini gölgeleyemiyor... İnsan zamanla bu küçük arızaları birer karakter özelliği olarak kabulleniyor, çünkü biliyor ki hiçbir otomobil kusursuz değildir; önemli olan o direksiyonun başına geçtiğinizde size hissettirdiği o güvenli ve ev sıcaklığındaki aidiyet duygusudur.
Direksiyon simidini çevirirken gelen o hafif uğultu veya ön takımdan yola çıktığınız an duyulan tok sesler, uzun soluklu yolculukların yorgunluğunu fısıldıyor adeta, rotiller ve salıncak burçları bu modelin adeta kronik birer nazı haline gelmiş durumda, sanki bozuk yolları özellikle seçiyormuşuz gibi bir alınganlık... Belki de süspansiyon sisteminin bizim coğrafyanın derin çukurlarına bir türlü alışamaması, zamanla o metalik seslerin kabinin içine kadar sızmasına neden oluyor, ne dersiniz, biraz sabır mı gerek yoksa parça değişimine hızlıca teslim olmak mı...
Elektrik aksamındaki o ufak tefek nazlanmalar, özellikle multimedya ekranının kararsız anları veya merkezi kilidin sabahları sizi tanımamazlıktan gelmesi, modern çağın arabalarında kaçınılmaz birer detay gibi duruyor, insan bazen nerede o eski mekanik sadelik diye iç çekmeden edemiyor... Hani far anahtarının temassızlık yapıp sizi karanlıkta bırakması ya da cam ısıtıcısının bir türlü buğuyu çözememesi var ya, işte tam o anlarda araba adeta sizinle inatlaşıyor, sanki "bugün de böyle idare et" der gibi bir hali oluyor...
Motor kaputunun altındaki o mütevazi üniteler aslında hayatın koşturmacasına ayak uydurmak için var gücüyle çalışıyor, lakin bazen enjektörlerden gelen o tiz ses ya da turbo basıncındaki ani dalgalanmalar adamın aklına karpuz kabuğu düşürmüyor değil... Yağ eksiltme meselesine gelince, o zaten bu motorların neredeyse fıtratında var olan, her uzun yol öncesi kaputu açıp dipçik gibi yağ çubuğunu kontrol etmenizi gerektiren o eski usul alışkanlıkların tatlı birer hatırası...
Vites geçişlerindeki o kemikli yapı, özellikle soğuk kış sabahlarında birinci vitese geçmemek için direnmesi, sürücüyle otomobil arasında geçen sessiz bir pazarlığın en somut kanıtı sanki... Debriyaj pedalının yukarıda kavramaya başlamasıyla birlikte gelen o hafif titreme hissi, balatanın "ben artık yoruldum" demesinin en kibar yolu belki de, neyse ki yedek parça dünyası bu derviş ruhlu arabaya karşı oldukça cömert ve şefkatli davranıyor.
Şehir içi yoğun trafikte dur-kalk yaparken fren pedalından gelen o gıcık sesler ya da balataların erken bitme eğilimi, bu hafif siklet hatchback modelinin asfaltsız hayata pek de hazır olmadığını fısıldıyor kulağımıza, yine de tüm bu ufak tefek kusurlar onun o samimi karakterini gölgeleyemiyor... İnsan zamanla bu küçük arızaları birer karakter özelliği olarak kabulleniyor, çünkü biliyor ki hiçbir otomobil kusursuz değildir; önemli olan o direksiyonun başına geçtiğinizde size hissettirdiği o güvenli ve ev sıcaklığındaki aidiyet duygusudur.