Eren Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Otoyolun ortasında, yüzlerce liralık benzin kokusunu burnunuzun ucunda hissedip de motorun bir anda susması insanı hayattan soğutmaya yeter de artar bile... Eski meslek yıllarımda oto sanayi köşelerinde az dinlemedim bu hikâyeleri, Fransız mühendisliğinin o ince hassasiyetleri bir araya geldiğinde ortaya çıkan karmaşa bazen tam bir bulmacaya döner çünkü. Citroen sahiplerinin kilometrelerce yol yaptıktan sonra yaşadığı o ani tekleme hissi, aslında yılların yorgunluğunu üzerinizden atmak isterken depodan gelen sessiz bir isyandır. Yakıt pompası denilen o küçük parça, içindeki bobinlerin ısınmasıyla birlikte size "artık buraya kadar" sinyalini vermeye başladığında, işin rengi aniden değişir. Kimisi bunu basit bir buji problemi sanır, kimisi kalitesiz yakıta yorar ama gerçeğin aslı depo dibindeki o zavallı pompanın son nefeslerini veriyor olmasıdır...
Sabahın kör ayazında marşa bastığınızda marş motorunun o can havliyle dönmesine rağmen motorun bir türlü çalışmak bilmemesi insanı deli eder. Akü sağlamsa, marş dişlisi kavrıyorsa ve motor hala sessizliğe gömülüyorsa, suçluyu çok uzaklarda aramanıza gerek yoktur. Deponun altından gelen o cılız vızıltı sesi kesilmişse, pompa artık görevini yapamıyor demektir. Basınç regülatörünün valfleri zamanla kireçlenir mi, yoksa pompanın içindeki kömürler mi erir bilinmez ama o ilk marştaki isteksizlik en net habercidir. Ustaların ellerini beline koyup "usta bunun pompası gitmiş" dediği o an, aslında aylardır size küçük ipuçları verdiğini fark edersiniz de iş işten çoktan geçmiş olur...
Yokuş yukarı tırmanırken ya da sollama yapmaya kalkıştığınızda aracın birdenbire yığılıp kalması, insanın ömründen ömür koparan tehlikeli bir sondur. Motor beyni yeterli yakıtı alamadığını hissettiği an gücü keser, siz gaza bastıkça araba sanki arkasından çekiliyormuş gibi yavaşlar. Bu anlık tekleme nöbetleri, pompanın debisinin düştüğünü ve artık yüksek devirlerdeki talebi karşılayamadığını gösterir. Trafiğin ortasında kalma korkusuyla direksiyona sarıldığınız o saniyeler var ya, işte onlar insanı en çok yoran anlardır. Yakıt filtresi ne kadar yeni olursa olsun, pompa içeriden yeterli basıncı basamıyorsa o motor o yokuşu çıkmaz, çıkamaz...
Garip bir şekilde rölantide çalışırken motorun sanki nefesi kesiliyormuş gibi titremesi, bazen bu arızanın en sinsi yüzüdür. Işıklarda durduğunuzda devir saatinin ibresi aşağı yukarı dans etmeye başlar, motor sanki her an stop edecekmiş gibi homurdanır. Kimi zaman da ani hızlanmalarda gelen o tiz uğultu sesi, deponun altından kulaklarınızı tırmalayarak "beni değiştir" diye bağırır. Bütün bu garip tesadüfler bir araya geldiğinde, aslında Fransız aracının elektronik beyni değil, mekanik kalbi tek tek atışlarını unutmaya başlamıştır. Belki de en iyisi, bu sinyalleri görmezden gelip yolda kalmayı beklemek yerine, ilk fırsatta o depoyu söküp gerçeğin gözünün içine bakmaktır...
Sabahın kör ayazında marşa bastığınızda marş motorunun o can havliyle dönmesine rağmen motorun bir türlü çalışmak bilmemesi insanı deli eder. Akü sağlamsa, marş dişlisi kavrıyorsa ve motor hala sessizliğe gömülüyorsa, suçluyu çok uzaklarda aramanıza gerek yoktur. Deponun altından gelen o cılız vızıltı sesi kesilmişse, pompa artık görevini yapamıyor demektir. Basınç regülatörünün valfleri zamanla kireçlenir mi, yoksa pompanın içindeki kömürler mi erir bilinmez ama o ilk marştaki isteksizlik en net habercidir. Ustaların ellerini beline koyup "usta bunun pompası gitmiş" dediği o an, aslında aylardır size küçük ipuçları verdiğini fark edersiniz de iş işten çoktan geçmiş olur...
Yokuş yukarı tırmanırken ya da sollama yapmaya kalkıştığınızda aracın birdenbire yığılıp kalması, insanın ömründen ömür koparan tehlikeli bir sondur. Motor beyni yeterli yakıtı alamadığını hissettiği an gücü keser, siz gaza bastıkça araba sanki arkasından çekiliyormuş gibi yavaşlar. Bu anlık tekleme nöbetleri, pompanın debisinin düştüğünü ve artık yüksek devirlerdeki talebi karşılayamadığını gösterir. Trafiğin ortasında kalma korkusuyla direksiyona sarıldığınız o saniyeler var ya, işte onlar insanı en çok yoran anlardır. Yakıt filtresi ne kadar yeni olursa olsun, pompa içeriden yeterli basıncı basamıyorsa o motor o yokuşu çıkmaz, çıkamaz...
Garip bir şekilde rölantide çalışırken motorun sanki nefesi kesiliyormuş gibi titremesi, bazen bu arızanın en sinsi yüzüdür. Işıklarda durduğunuzda devir saatinin ibresi aşağı yukarı dans etmeye başlar, motor sanki her an stop edecekmiş gibi homurdanır. Kimi zaman da ani hızlanmalarda gelen o tiz uğultu sesi, deponun altından kulaklarınızı tırmalayarak "beni değiştir" diye bağırır. Bütün bu garip tesadüfler bir araya geldiğinde, aslında Fransız aracının elektronik beyni değil, mekanik kalbi tek tek atışlarını unutmaya başlamıştır. Belki de en iyisi, bu sinyalleri görmezden gelip yolda kalmayı beklemek yerine, ilk fırsatta o depoyu söküp gerçeğin gözünün içine bakmaktır...