Mustafa Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır yollarda gördüğümüz, o kendine has Fransız tasarım çizgisiyle hepimizi cezbeden Citroen modelleri söz konusu olduğunda, sürüş konforunun ne kadar ön planda olduğunu hepimiz biliyoruz. Tabii bu kadar elektronik donanım ve konfor, beraberinde bazı küçük krizleri de getiriyor ki bunların başında o narin görünen el freni problemleri geliyor. Hani bazen o unuttuğumuz, park ederken ya da yokuşta kalkarken bizi hayatta tutan sistem var ya, işte o bir sabah kontağı çevirdiğinizde birden "ben yokum" diyebiliyor. Aslında bu durumun arkasında yatan o karmaşık mekanik ve yazılımsal dengeleri düşündüğümüzde, arabanın bize sanki "bugün biraz dinlenmek istiyorum" demesini hayretle izliyoruz.
Elektronik park freni denen o sihirli düğmenin altındaki asıl hikaye, tamamen akü voltajındaki en ufak bir dalgalanmayla başlıyor ki bunu kimse ilk başta hesaba katmıyor. Gösterge panelinde beliren o sinir bozucu arıza lambası yanıp sönerken, siz direksiyon başında öylece kalakalıyor ve "acaba yine neyi bozdum" diye kendi kendinize mırıldanıyorsunuz. Aslında araba bozulmuyor, sadece sistemdeki o hassas sensörler soğuk havalarda ya da nemli sabahlarda minik bir şok geçiriyor. Belki de biraz zaman tanımak gerek, kim bilir...
Balataların o sıkışıp kalma hali, özellikle uzun süre çekili bırakılan el frenlerinde adeta kronik bir baş ağrısına dönüştüğü için usta koltuğuna oturunca insan ister istemez dert yanıyor. Fren halatlarının zamanla nemsiz kalması ya da o minik dişlilerin aşınması, her şeyin yolunda gittiğini sandığınız anlarda sizi yolda bırakmaya yetti de artıyor bile. Hani şu park halindeyken bir gıcırtıyla başlayan, sonra tamamen kilitlenen o korkunç senaryo var ya, işte o tam olarak masum görünen detayların göz ardı edilmesinden doğuyor.
Sistemi resetlemek ya da akü kutup başını söküp beklemek gibi o garip ama bir o kadar da hayat kurtaran geleneksel yöntemleri denediğimizde, bazen o inatçı lambanın söndüğünü görmek gerçekten çocukça bir sevinç yaratıyor insanda. Tabii her zaman bu kadar şanslı olmuyoruz tabii ki, bazen doğrudan servis yolunu tutmak ve o pahalı beyin değişimlerini kabullenmek zorunda kalıyoruz. Kendi ellerimizle çözemediğimiz bu teknik labirentte kaybolurken, insan bazen o eski klasik el freni kollarını bile özlemiyor değil hani...
Elektronik park freni denen o sihirli düğmenin altındaki asıl hikaye, tamamen akü voltajındaki en ufak bir dalgalanmayla başlıyor ki bunu kimse ilk başta hesaba katmıyor. Gösterge panelinde beliren o sinir bozucu arıza lambası yanıp sönerken, siz direksiyon başında öylece kalakalıyor ve "acaba yine neyi bozdum" diye kendi kendinize mırıldanıyorsunuz. Aslında araba bozulmuyor, sadece sistemdeki o hassas sensörler soğuk havalarda ya da nemli sabahlarda minik bir şok geçiriyor. Belki de biraz zaman tanımak gerek, kim bilir...
Balataların o sıkışıp kalma hali, özellikle uzun süre çekili bırakılan el frenlerinde adeta kronik bir baş ağrısına dönüştüğü için usta koltuğuna oturunca insan ister istemez dert yanıyor. Fren halatlarının zamanla nemsiz kalması ya da o minik dişlilerin aşınması, her şeyin yolunda gittiğini sandığınız anlarda sizi yolda bırakmaya yetti de artıyor bile. Hani şu park halindeyken bir gıcırtıyla başlayan, sonra tamamen kilitlenen o korkunç senaryo var ya, işte o tam olarak masum görünen detayların göz ardı edilmesinden doğuyor.
Sistemi resetlemek ya da akü kutup başını söküp beklemek gibi o garip ama bir o kadar da hayat kurtaran geleneksel yöntemleri denediğimizde, bazen o inatçı lambanın söndüğünü görmek gerçekten çocukça bir sevinç yaratıyor insanda. Tabii her zaman bu kadar şanslı olmuyoruz tabii ki, bazen doğrudan servis yolunu tutmak ve o pahalı beyin değişimlerini kabullenmek zorunda kalıyoruz. Kendi ellerimizle çözemediğimiz bu teknik labirentte kaybolurken, insan bazen o eski klasik el freni kollarını bile özlemiyor değil hani...