Erem Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın köründe soframıza gelen o bembeyaz ekmeğin kokusu hepimizi çocukluğumuza götürür götürmesine de, vücudumuza iyilik mi yapıyoruz yoksa kötülük mü, asıl mesele orada işte.
Buğdayın o can damarı olan keçe gibi kabuğunu, en kıymetli yeri olan rüşeymini soyup soğana çeviriyorlar; sonra da elimize "aha size ekmek" diye bembeyaz bir hiçlik veriyorlar, vallahi billahi yazık günah.
Bizim dedeler taş değirmende ne öğüttüyse, o çuvaldan çıkan unla yapılan ekmekten yerdiler de taşa toprağa taş gibi basardılar, şimdi biz üçüncü basamakta nefes nefes kalıyoruz abi ya.
O rafine edilmiş unlar midemize girdiği an şeker tavan yapıyor, insülin hormonu deliye dönüyor; sonra da gün boyu yorgunluktan başımızı kaldıramıyoruz, niye acaba?
Tam tahıl dediğin şey öyle kibar porsiyonluk bir yiyecek değil; içinde buğdayın, çavdarın, yulafın bütün fıtri öfkesini, o toprak kokulu direncini barındıran dipdiri bir gıda dalgası.
Lif deposu dedikleri o mucize, bağırsaklarımızda adeta bayram havası estiriyor, içerideki bütün o tembel çarkları yağ gibi çalıştırıp insanı kuş gibi hafifletiyor.
Beyaz unla beslenmek karnı doyurur ama ruhu da bedeni də aç bırakır, halbuki tam buğdayın o hafif ekşimsi tadı insana doyduğunu, gerçekten beslendiğini sonuna kadar hissettirir.
Pirinç yerine siyez bulgurunu, o pamuk gibi beyaz tost ekmeği yerine de, tahta gibi sert ama canavar gibi güçlü ekşi mayalı tam tahıllı esmer dilimleri koysak sofraya, her şey bambaşka olur.
Sabah kahvaltısında yediğin o tam tahıllı yulaf lapası var ya, günün geri kalanında seni tatlı krizlerinin o acımasız pençesinden korur, şuraya yazıyorum.
Toprak bize her şeyin en safını, en asıl olanını veriyor da biz insan evladı fabrikalarda büküp büküp pürüzsüzleştirerek kendi elimizle zehirliyoruz her şeyi, ne gerek var sanki?
Şöyle mutfaktakileri bir gözden geçirip o beyaz poşetleri hayatımızdan yavaşça uzaklaştırsak, esmer olanlara, özüne sadık kalanlara bir şans tanısak fena mı olur yani?
Buğdayın o can damarı olan keçe gibi kabuğunu, en kıymetli yeri olan rüşeymini soyup soğana çeviriyorlar; sonra da elimize "aha size ekmek" diye bembeyaz bir hiçlik veriyorlar, vallahi billahi yazık günah.
Bizim dedeler taş değirmende ne öğüttüyse, o çuvaldan çıkan unla yapılan ekmekten yerdiler de taşa toprağa taş gibi basardılar, şimdi biz üçüncü basamakta nefes nefes kalıyoruz abi ya.
O rafine edilmiş unlar midemize girdiği an şeker tavan yapıyor, insülin hormonu deliye dönüyor; sonra da gün boyu yorgunluktan başımızı kaldıramıyoruz, niye acaba?
Tam tahıl dediğin şey öyle kibar porsiyonluk bir yiyecek değil; içinde buğdayın, çavdarın, yulafın bütün fıtri öfkesini, o toprak kokulu direncini barındıran dipdiri bir gıda dalgası.
Lif deposu dedikleri o mucize, bağırsaklarımızda adeta bayram havası estiriyor, içerideki bütün o tembel çarkları yağ gibi çalıştırıp insanı kuş gibi hafifletiyor.
Beyaz unla beslenmek karnı doyurur ama ruhu da bedeni də aç bırakır, halbuki tam buğdayın o hafif ekşimsi tadı insana doyduğunu, gerçekten beslendiğini sonuna kadar hissettirir.
Pirinç yerine siyez bulgurunu, o pamuk gibi beyaz tost ekmeği yerine de, tahta gibi sert ama canavar gibi güçlü ekşi mayalı tam tahıllı esmer dilimleri koysak sofraya, her şey bambaşka olur.
Sabah kahvaltısında yediğin o tam tahıllı yulaf lapası var ya, günün geri kalanında seni tatlı krizlerinin o acımasız pençesinden korur, şuraya yazıyorum.
Toprak bize her şeyin en safını, en asıl olanını veriyor da biz insan evladı fabrikalarda büküp büküp pürüzsüzleştirerek kendi elimizle zehirliyoruz her şeyi, ne gerek var sanki?
Şöyle mutfaktakileri bir gözden geçirip o beyaz poşetleri hayatımızdan yavaşça uzaklaştırsak, esmer olanlara, özüne sadık kalanlara bir şans tanısak fena mı olur yani?