Olgun Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarca haber peşinde koşarken, hastane koridorlarında ne hikayelere şahit oldum bir bilseniz... Ama itiraf edeyim, kendi vücudumun alarm zillerini duyana kadar meselenin ciddiyetini ben de tam kavrayamamıştım. Her sabah yataktan kalktığımda dizlerimde hissettiğim o amansız sızı, aslında eklemlerimin bana feryat figan yalvarışıymış meğer. Düşünsenize, fazladan taşıdığımız her bir kilo, diz kapaklarımıza tam dört katı olarak biniyor abi ya; yani resmen kendi kendimizi presliyoruz! Mekanik yüklenme deyip geçiyor uzmanlar ama bu düpedüz kıkırdağın yavaş yavaş, sessizce intiharı. Vücut kitle indeksimiz o sınırları aştığında, dizlerdeki o esnek, o pürüzsüz amortisör doku deforme olmaya başlıyor. Kıkırdak doku bir kez aşınmaya görsün, kemik kemiğe sürtünmeye başlıyor ki, vallahi billahi o acıyı düşmanımın başına vermesinler...
Peki, mevzu sadece o ağır kütlenin yarattığı ezilme mi dersiniz, yoksa işin içinde başka bir bit yeniği mi var? İşin aslı şu ki, o biriken yağ dokuları sadece göze hoş gelmeyen fazlalıklar değil, adeta içimizde sürekli çalışan birer zehir fabrikası gibi. Tıpta buna inflamasyon, yani kronik iltihaplanma süreci diyorlar; hani şu vücudun kendi kendini içten içe yakması durumu... Bu hücreler sürekli olarak sitokin denilen zararlı maddeler salgılıyor kana ve bu maddeler gidip doğrudan eklem sıvısının kalitesini bozuyor, oradaki sağlıklı dokuları adeta kemiriyor. Sadece dizler de değil ha, yük taşımayan el bilekleriniz, parmak boğumlarınız bile şişmeye, sızlamaya başlıyor bu yüzden. Vücudumuzdaki o gizli yangın, eklemlerin biyokimyasal dengesini altüst ederken biz hala akşam ne yesek diye düşünüyoruz...
Bazen aynanın karşısına geçip kendime bakıyorum ve diyorum ki; biz bu cana neden bu kadar hoyrat davranıyoruz? Oysa o eklemler bizim özgürlüğümüz, bizi sevdiklerimize koşturan, hayata bağlayan gizli kahramanlarımız. Yükü birazcık hafifletmek, o amansız yangına bir kova su dökmek tamamen bizim elimizdeyken bu erteleme, bu vurdumduymazlık niye... Hareketsizlik öyle bir tuzak ki, kilo arttıkça canımız yanıyor, canımız yandıkça daha çok koltuğa çakılıyoruz. Sonra bir bakmışsınız, kırk yaşında seksenlik bir ihtiyar gibi merdiven başında soluklanırken bulmuşuz kendimizi. Bu gidişata bir dur demek, o kıkırdakları o habis iltihabın elinden kurtarmak için illa bıçak kemiğe mi dayanmalı...
Şimdi sana eski bir dost, çok şey görmüş bir sırdaş tavsiyesi; hemen bugün, şu an o tabağı birazcık küçültmek zorundasın. İnan bana, vereceğin sadece yüzde beşlik bir kilo kaybı bile o eklemlerin üstündeki kara bulutları dağıtmaya yetecek, onları resmen bayram ettirecek. Ağrıkesicilere sarılmak, geçici bandajlarla günü kurtarmaya çalışmak sadece kendini kandırmaktır, başka bir şey değil. Doğru düzgün beslenip o eklem aralığındaki sıvıyı korumadığın sürece, attığın her adım gelecekteki protez ameliyatlarına yazılan birer davetiye haline geliyor. Kendine bir iyilik yap, eklemlerinin sesine kulak ver ve onlara hak ettiği o hafifliği, o konforu çok görme...
Peki, mevzu sadece o ağır kütlenin yarattığı ezilme mi dersiniz, yoksa işin içinde başka bir bit yeniği mi var? İşin aslı şu ki, o biriken yağ dokuları sadece göze hoş gelmeyen fazlalıklar değil, adeta içimizde sürekli çalışan birer zehir fabrikası gibi. Tıpta buna inflamasyon, yani kronik iltihaplanma süreci diyorlar; hani şu vücudun kendi kendini içten içe yakması durumu... Bu hücreler sürekli olarak sitokin denilen zararlı maddeler salgılıyor kana ve bu maddeler gidip doğrudan eklem sıvısının kalitesini bozuyor, oradaki sağlıklı dokuları adeta kemiriyor. Sadece dizler de değil ha, yük taşımayan el bilekleriniz, parmak boğumlarınız bile şişmeye, sızlamaya başlıyor bu yüzden. Vücudumuzdaki o gizli yangın, eklemlerin biyokimyasal dengesini altüst ederken biz hala akşam ne yesek diye düşünüyoruz...
Bazen aynanın karşısına geçip kendime bakıyorum ve diyorum ki; biz bu cana neden bu kadar hoyrat davranıyoruz? Oysa o eklemler bizim özgürlüğümüz, bizi sevdiklerimize koşturan, hayata bağlayan gizli kahramanlarımız. Yükü birazcık hafifletmek, o amansız yangına bir kova su dökmek tamamen bizim elimizdeyken bu erteleme, bu vurdumduymazlık niye... Hareketsizlik öyle bir tuzak ki, kilo arttıkça canımız yanıyor, canımız yandıkça daha çok koltuğa çakılıyoruz. Sonra bir bakmışsınız, kırk yaşında seksenlik bir ihtiyar gibi merdiven başında soluklanırken bulmuşuz kendimizi. Bu gidişata bir dur demek, o kıkırdakları o habis iltihabın elinden kurtarmak için illa bıçak kemiğe mi dayanmalı...
Şimdi sana eski bir dost, çok şey görmüş bir sırdaş tavsiyesi; hemen bugün, şu an o tabağı birazcık küçültmek zorundasın. İnan bana, vereceğin sadece yüzde beşlik bir kilo kaybı bile o eklemlerin üstündeki kara bulutları dağıtmaya yetecek, onları resmen bayram ettirecek. Ağrıkesicilere sarılmak, geçici bandajlarla günü kurtarmaya çalışmak sadece kendini kandırmaktır, başka bir şey değil. Doğru düzgün beslenip o eklem aralığındaki sıvıyı korumadığın sürece, attığın her adım gelecekteki protez ameliyatlarına yazılan birer davetiye haline geliyor. Kendine bir iyilik yap, eklemlerinin sesine kulak ver ve onlara hak ettiği o hafifliği, o konforu çok görme...