Yusuf Usta
Kayıtlı Kullanıcı
O kaputu açtığında o siyah karterin etrafındaki o ıslak, parıl parıl parlayan o koyu lekeyi ilk gördüğün anı hatırla... İçin bir garip olur, değil mi?
Hani altı üstü birkaç damla yağ der geçersin da, o iş öyle olmuyor işte.
Aslında motorun kalbinden sızan o siyah kan, zamanla bütün keyfini kaçırmaya yetiyor da artıyor bile.
Beton zeminde o kahverengi halkaları görmek insanı sinir eder... Park ettiğin yerde iz bırakması da cabası.
Conta dediğin şey kağıt parçası değil ki, yıllara meydan okuyor ama bir gün geliyor o da pes ediyor.
Sıcakla soğuk didişe didişe lastik gibi olan o contalar kuruyor, çatlıyor ve tabiri caizse can veriyor.
Hani usta "abi ufak terleme bu, korkma" der ya; o terleme bir süre sonra bildiğin sağanak yağışa dönüşebiliyor.
Erken davranıp o contayı değiştirmek varken, insan hep bir erteleme lüksü arıyor kendinde.
Motor bloğundaki o kılcal çatlakları fark etmek da zordur hani, gözle hemen seçilmez ki onlar.
Basarsın tazyikli suyu, motoru pırıl pırıl yaparsın; üç gün sonra bakarsın ki o yağ yine aynı yerden süzülmeye başlamış...
İşte o an inceden bir can sıkıntısı sarar insanı.
Zift gibi yapışan o yağ artıkları tozla birleşince ortaya çıkan o çirkin görüntü var ya, hani mideni bulandıran...
Ucuza kaçıp kalitesiz conta taktırırsın bazen, sonra altı ay geçmeden aynı dert yine kapını çalar.
Keçeler kurumasın diye motora eklenen o katkı maddeleri mucize yaratır mı gerçekten?
Sanmıyorum pek, çünkü giden gitmiştir bir kere.
Yolda giderken o hafif yanık yağ kokusunu burnuna aldığın o saniyeyi unutamazsın.
Korkarsın aslında; ya yolda bırakırsa, ya motor kilitlenirse diye geçirirsin içinden.
Sanayi yolları taşlıdır derler, gerçekten de o ustanın anahtar sesini duyana kadar insan rahat edemiyor.
Temizlemek lazım buraları, hem de iyice...
Göz var nizam var, o motorun altı kuru olacak abicim, başka yolu yok.
Hani altı üstü birkaç damla yağ der geçersin da, o iş öyle olmuyor işte.
Aslında motorun kalbinden sızan o siyah kan, zamanla bütün keyfini kaçırmaya yetiyor da artıyor bile.
Beton zeminde o kahverengi halkaları görmek insanı sinir eder... Park ettiğin yerde iz bırakması da cabası.
Conta dediğin şey kağıt parçası değil ki, yıllara meydan okuyor ama bir gün geliyor o da pes ediyor.
Sıcakla soğuk didişe didişe lastik gibi olan o contalar kuruyor, çatlıyor ve tabiri caizse can veriyor.
Hani usta "abi ufak terleme bu, korkma" der ya; o terleme bir süre sonra bildiğin sağanak yağışa dönüşebiliyor.
Erken davranıp o contayı değiştirmek varken, insan hep bir erteleme lüksü arıyor kendinde.
Motor bloğundaki o kılcal çatlakları fark etmek da zordur hani, gözle hemen seçilmez ki onlar.
Basarsın tazyikli suyu, motoru pırıl pırıl yaparsın; üç gün sonra bakarsın ki o yağ yine aynı yerden süzülmeye başlamış...
İşte o an inceden bir can sıkıntısı sarar insanı.
Zift gibi yapışan o yağ artıkları tozla birleşince ortaya çıkan o çirkin görüntü var ya, hani mideni bulandıran...
Ucuza kaçıp kalitesiz conta taktırırsın bazen, sonra altı ay geçmeden aynı dert yine kapını çalar.
Keçeler kurumasın diye motora eklenen o katkı maddeleri mucize yaratır mı gerçekten?
Sanmıyorum pek, çünkü giden gitmiştir bir kere.
Yolda giderken o hafif yanık yağ kokusunu burnuna aldığın o saniyeyi unutamazsın.
Korkarsın aslında; ya yolda bırakırsa, ya motor kilitlenirse diye geçirirsin içinden.
Sanayi yolları taşlıdır derler, gerçekten de o ustanın anahtar sesini duyana kadar insan rahat edemiyor.
Temizlemek lazım buraları, hem de iyice...
Göz var nizam var, o motorun altı kuru olacak abicim, başka yolu yok.