Hakan Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Direksiyonu her çevirdiğinde o hafif titremeyi parmak uçlarında hissediyorsan, frene bastığında metalin üste binen acı sesi kulaklarını tırmalamaya başladıysa, araba aslında sana çoktan bir şeyler anlatmaya çalışıyordur...
Aslında balatalar eriyip gitmiş, demir demire sürtüyor da olabilir; o yüzden "birkaç gün daha idare eder" diye düşünmek bazen insanı masraflı bir yola sokabiliyor.
Çünkü fren sistemi dediğin şey arabanın en son vazgeçeceğin parçasıdır, yani hızla giden iki tonluk bir kütleyi durduran o küçük hidrolik basınç ve sürtünme dengesi bir anda ortadan kalkarsa ne yaparsın...
Şehir içi trafikte düşük hızlarda idare etmek belki bir derece mümkün görünür ama o diskler sıcaktan çarpıldığında ya da incelip incelip ortadan ikiye bölündüğünde işin rengi tamamen değişir.
Zaten ustaya gitmek hep ertelenir, pazartesi başlarım denir, salı işler araya girer; fakat yolda giderken köprü çıkışında ani bir fren yapman gerektiğinde o pedalın boşa düştüğünü hissettiğin an o pişmanlık ne kadar büyük olur kimbilir...
Normal şartlarda derin çizikler oluşmuş bir diskle belki birkaç yüz kilometre gidersin gitmesine ama o yolun sonunun serviste bittiğini kimse sana garantilemez.
Balatanın arkasındaki metal papuç diske kazıya kazıya yol alırken sen her frene basışta aslında fren hidroliğini kaynatıyorsun, yani durma mesafen her geçen kilometre biraz daha uzuyor.
Biraz para kalıversin diye riske atılan o incecik diskler, otobanda seksenle yüzele giderken bir anda kilitlenebilir ya da paralanabilir...
Peki ama insan kendi canını ve sevdiklerinin hayatını bu kadar belirsiz bir ihtimale neden emanet eder ki, altı üstü bir parça demir ve dökümden ibaret sonuçta.
En iyisi mi, o ilk sürtünme sesini duyduğun, o ilk titremeyi hissettiğin gün sanayinin yolunu tutmak, hem cüzdanı korur hem de gece yastığa kafanı koyduğunda "acaba yolda kalır mıyım" derdinden insanı kurtarır.
Aslında balatalar eriyip gitmiş, demir demire sürtüyor da olabilir; o yüzden "birkaç gün daha idare eder" diye düşünmek bazen insanı masraflı bir yola sokabiliyor.
Çünkü fren sistemi dediğin şey arabanın en son vazgeçeceğin parçasıdır, yani hızla giden iki tonluk bir kütleyi durduran o küçük hidrolik basınç ve sürtünme dengesi bir anda ortadan kalkarsa ne yaparsın...
Şehir içi trafikte düşük hızlarda idare etmek belki bir derece mümkün görünür ama o diskler sıcaktan çarpıldığında ya da incelip incelip ortadan ikiye bölündüğünde işin rengi tamamen değişir.
Zaten ustaya gitmek hep ertelenir, pazartesi başlarım denir, salı işler araya girer; fakat yolda giderken köprü çıkışında ani bir fren yapman gerektiğinde o pedalın boşa düştüğünü hissettiğin an o pişmanlık ne kadar büyük olur kimbilir...
Normal şartlarda derin çizikler oluşmuş bir diskle belki birkaç yüz kilometre gidersin gitmesine ama o yolun sonunun serviste bittiğini kimse sana garantilemez.
Balatanın arkasındaki metal papuç diske kazıya kazıya yol alırken sen her frene basışta aslında fren hidroliğini kaynatıyorsun, yani durma mesafen her geçen kilometre biraz daha uzuyor.
Biraz para kalıversin diye riske atılan o incecik diskler, otobanda seksenle yüzele giderken bir anda kilitlenebilir ya da paralanabilir...
Peki ama insan kendi canını ve sevdiklerinin hayatını bu kadar belirsiz bir ihtimale neden emanet eder ki, altı üstü bir parça demir ve dökümden ibaret sonuçta.
En iyisi mi, o ilk sürtünme sesini duyduğun, o ilk titremeyi hissettiğin gün sanayinin yolunu tutmak, hem cüzdanı korur hem de gece yastığa kafanı koyduğunda "acaba yolda kalır mıyım" derdinden insanı kurtarır.