Eren Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Pedala bastığınızda o eski sertliği bulamayıp ayağınızın tabana doğru süzüldüğünü hissettiğiniz o an, sistemin bir yerlerden nefes almaya başladığının ilk habercisidir. Araç altındaki metal borular yıl boyunca çamur, tuz, taş sekmeleri ve bitmek bilmeyen nemin kırbaçlamasına maruz kalır. Zaten zamanla o koruyucu kaplamasını kaybeden çelik borunun bir noktadan korozyona yenik düşmesi son derece doğal değil mi? Kılcal bir pas deliği açıldığında, siz frene bastıkça oluşan yüzlerce barlık basınç o zayıf noktayı fışkırtırcasına zorlar ve hidrolik seviyesi hızla düşmeye başlar... Bakmaya kıyamadığımız o gıcır gıcır arabaların altında aslında böylesine sessiz bir çürüme savaşı yaşanıyor.
Metal aksamın dayanıklılığına güvenip esnek kauçuk hortumları gözden kaçırmak yapılan en büyük hatalardan biridir. Direksiyonu her kırdığınızda, süspansiyon her esnediğinde o kauçuk rekorlar bükülür, gerilir ve yılların getirdiği ısı döngüsüyle kuruyup sertleşir. Kauçuğun iç katmanında oluşan gözle görülmeyen bir çatlak, sistemdeki yüksek basınç altında sünger gibi sıvıyı dışarı kusmaya başladığında... Bazen de rekor bağlantılarındaki o minik bakır pullar eskidiği için sızıntı tam rakorun dişlerinden sızar. Belki de sırf bu yüzden depodaki hidroliğin eksildiğini fark ettiğinizde ilk iş olarak tekerleklerin iç yüzeyine, o ıslak, yağlı çamur tabakasına bakmanız gerekir.
Fren hidroliği dediğimiz şey kimyasal yapısı gereği nemi adeta bir sünger gibi emen bir sıvı; alkol bazlı yapısı yüzünden havanın nemini çektikçe kaynama noktası düşüyor ve boruların içinde içten dışa doğru bir korozyon başlatıyor. Dışarıdan bakıldığında pırıl pırıl duran bir fren borusu, yıllardır değişmeyen o kararmış hidrolik yüzünden içten içe paslanıp incelmiş olabilir mi? İçeride biriken nem yüzünden zayıflayan et kalınlığı, ani bir panik freninde o yüksek basınca dayanamayıp patlayabilir. Sıvıyı düzenli aralıklarla yenilememek, boruların ömründen çalmaktan ve kendi bindiğimiz dalı kesmekten başka bir şey değil aslında.
Sızıntının yerini noktasal olarak tespit etmek bazen tam bir dedektiflik hikayesine dönüşebilir çünkü aks üzerine sıçrayan hidrolik Rüzgarın etkisiyle bambaşka bir yere sürüklenip insanı yanıltır. Aracın altına yatıp kuru bir bezle tüm hat boyunca ilerlemek, bağlantı rekorlarını tek tek silip birinin pedala basmasını istemek en mantıklı yol gibi duruyor. Sıkmayı unuttuğunuz veya aşırı torklayıp yivini bozduğunuz tek bir rakor bile günlerce tatlı tatlı hidrolik kaçırabilir... O kuruma yapmış, kararmış yağ izlerini takip ettiğinizde genellikle sızıntının kaynağına ulaşırsınız ama bazen kılcal çatlaklar sadece pedala tam güç yüklendiğinde kendini gösterir.
Böyle bir durumla karşılaşıldığında geçici çözümlere, bantlamalara veya kelepçe atmalara sığınmak tam anlamıyla lades demektir. Zar görümş bir fren borusu yamayla falan kurtarılmaz, o bölümün veya borunun tamamının rekorlarıyla birlikte yenilenmesi şarttır. İşlem bittikten sonra sistemde kalan havayı tamamen tahliye etmek, yeni hidroliği ekleyip pedalın o eski tok hissiyatına kavuştuğundan emin olmak gerekir. Zaten kendi güvenliğini seven her sürücü, tekerlek arkalarında bir ıslaklık gördüğünde anahtarı kontakta çevirmeden önce bir kez daha düşünür...
Metal aksamın dayanıklılığına güvenip esnek kauçuk hortumları gözden kaçırmak yapılan en büyük hatalardan biridir. Direksiyonu her kırdığınızda, süspansiyon her esnediğinde o kauçuk rekorlar bükülür, gerilir ve yılların getirdiği ısı döngüsüyle kuruyup sertleşir. Kauçuğun iç katmanında oluşan gözle görülmeyen bir çatlak, sistemdeki yüksek basınç altında sünger gibi sıvıyı dışarı kusmaya başladığında... Bazen de rekor bağlantılarındaki o minik bakır pullar eskidiği için sızıntı tam rakorun dişlerinden sızar. Belki de sırf bu yüzden depodaki hidroliğin eksildiğini fark ettiğinizde ilk iş olarak tekerleklerin iç yüzeyine, o ıslak, yağlı çamur tabakasına bakmanız gerekir.
Fren hidroliği dediğimiz şey kimyasal yapısı gereği nemi adeta bir sünger gibi emen bir sıvı; alkol bazlı yapısı yüzünden havanın nemini çektikçe kaynama noktası düşüyor ve boruların içinde içten dışa doğru bir korozyon başlatıyor. Dışarıdan bakıldığında pırıl pırıl duran bir fren borusu, yıllardır değişmeyen o kararmış hidrolik yüzünden içten içe paslanıp incelmiş olabilir mi? İçeride biriken nem yüzünden zayıflayan et kalınlığı, ani bir panik freninde o yüksek basınca dayanamayıp patlayabilir. Sıvıyı düzenli aralıklarla yenilememek, boruların ömründen çalmaktan ve kendi bindiğimiz dalı kesmekten başka bir şey değil aslında.
Sızıntının yerini noktasal olarak tespit etmek bazen tam bir dedektiflik hikayesine dönüşebilir çünkü aks üzerine sıçrayan hidrolik Rüzgarın etkisiyle bambaşka bir yere sürüklenip insanı yanıltır. Aracın altına yatıp kuru bir bezle tüm hat boyunca ilerlemek, bağlantı rekorlarını tek tek silip birinin pedala basmasını istemek en mantıklı yol gibi duruyor. Sıkmayı unuttuğunuz veya aşırı torklayıp yivini bozduğunuz tek bir rakor bile günlerce tatlı tatlı hidrolik kaçırabilir... O kuruma yapmış, kararmış yağ izlerini takip ettiğinizde genellikle sızıntının kaynağına ulaşırsınız ama bazen kılcal çatlaklar sadece pedala tam güç yüklendiğinde kendini gösterir.
Böyle bir durumla karşılaşıldığında geçici çözümlere, bantlamalara veya kelepçe atmalara sığınmak tam anlamıyla lades demektir. Zar görümş bir fren borusu yamayla falan kurtarılmaz, o bölümün veya borunun tamamının rekorlarıyla birlikte yenilenmesi şarttır. İşlem bittikten sonra sistemde kalan havayı tamamen tahliye etmek, yeni hidroliği ekleyip pedalın o eski tok hissiyatına kavuştuğundan emin olmak gerekir. Zaten kendi güvenliğini seven her sürücü, tekerlek arkalarında bir ıslaklık gördüğünde anahtarı kontakta çevirmeden önce bir kez daha düşünür...