Hamza Usta
Kayıtlı Kullanıcı
Fransız mühendisliğinin o kendine has, biraz asi ama bir o kadar da zarif çizgisine kapılıp da motorun içindeki o hassas nefes alışverişini unutanlardansanız, büyük bir yanılgı içindesiniz demektir.
Yıllarını o tozlu arşivlerde, sokak aralarındaki servis köşelerinde ve motor kaputlarının altında tüketmiş bir adam olarak söylüyorum; bu otomobiller narin birer sanat eseri gibidir, asla hor kullanılmaya gelmez.
Kilometreler devrildikçe o taze, mis kokulu rüzgârın yerini alan kirli ve kasvetli hava, zavallı motorun ciğerlerini yavaş yavaş tıkar... farkında bile olmazsınız.
Hava filtresi dediğimiz o basit parça, aslında aracın kalbine giden oksijenin hayattaki tek sigortasıdır, yoksa motor neden durup dururken homurdanmaya başlasın ki?
Tozun toprağın içine dalıp giden o c-Cactus ya da C5 yolların tozunu yutarken siz rahat koltuğunuzda oturuyorsunuz sanırsınız ama içerideki metal yorgunluğu her saniye artmaktadır.
Polen filtresini ne zaman değiştirdiğinizi en son hatırladığınızda belki de takvimler bambaşka bir mevsimi işaret ediyordu, inanın bana o siyahlaşmış süngerimsi dokunun soluduğunuzu düşündüğünüz o temiz havayla uzaktan yakından ilgisi yok.
Bir otomobilin ruhunu anlamak istiyorsanız önce onun filtrelere yüklediği o sessiz ve sabırlı fedakarlığı görmek zorundasınız; yakıt deposuna damlayan her damlanın hakkını veren o ince detaylar, bakımsız bırakıldığında birer kabusa dönüşür.
Yağ filtresini atlamak, insanın damarlarındaki akışkanlığı hiçe saymakla eşdeğerdir ki hiçbir motor bu ihmalkarlığı uzun süre affetmez... tecrübeyle sabittir.
Kendi ellerinizle kaputu açıp o eski filtreleri yerinden söktüğünüzde, üzerlerindeki karartıyı ve biriken pisliği gördükten sonra o direksiyonun başına çok daha farklı bir saygıyla oturacaksınız.
Yıllarını o tozlu arşivlerde, sokak aralarındaki servis köşelerinde ve motor kaputlarının altında tüketmiş bir adam olarak söylüyorum; bu otomobiller narin birer sanat eseri gibidir, asla hor kullanılmaya gelmez.
Kilometreler devrildikçe o taze, mis kokulu rüzgârın yerini alan kirli ve kasvetli hava, zavallı motorun ciğerlerini yavaş yavaş tıkar... farkında bile olmazsınız.
Hava filtresi dediğimiz o basit parça, aslında aracın kalbine giden oksijenin hayattaki tek sigortasıdır, yoksa motor neden durup dururken homurdanmaya başlasın ki?
Tozun toprağın içine dalıp giden o c-Cactus ya da C5 yolların tozunu yutarken siz rahat koltuğunuzda oturuyorsunuz sanırsınız ama içerideki metal yorgunluğu her saniye artmaktadır.
Polen filtresini ne zaman değiştirdiğinizi en son hatırladığınızda belki de takvimler bambaşka bir mevsimi işaret ediyordu, inanın bana o siyahlaşmış süngerimsi dokunun soluduğunuzu düşündüğünüz o temiz havayla uzaktan yakından ilgisi yok.
Bir otomobilin ruhunu anlamak istiyorsanız önce onun filtrelere yüklediği o sessiz ve sabırlı fedakarlığı görmek zorundasınız; yakıt deposuna damlayan her damlanın hakkını veren o ince detaylar, bakımsız bırakıldığında birer kabusa dönüşür.
Yağ filtresini atlamak, insanın damarlarındaki akışkanlığı hiçe saymakla eşdeğerdir ki hiçbir motor bu ihmalkarlığı uzun süre affetmez... tecrübeyle sabittir.
Kendi ellerinizle kaputu açıp o eski filtreleri yerinden söktüğünüzde, üzerlerindeki karartıyı ve biriken pisliği gördükten sonra o direksiyonun başına çok daha farklı bir saygıyla oturacaksınız.